Avrasyacılık ekseninde Türkiye ve Rusya’nın Orta Asya yönelik dış politikalarıHüsamettin İnaç - Prof. Dr., Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, İİBF, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü
E-mail: husamettin.inac@dpu.edu.tr

Mohammed Rafiq Sada Doktora Öğrencisi, Uludağ Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü
E-mail: duhanfaruk7@gmail.com

Lozan Antlaşmasıyla bağımsızlığını tescilleyen Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluş yıllarından itibaren Türk dış politikasında uzun zaman statükoculuk ve batıcılık gibi ilkeler ehemmiyetini kurumuştur. Birinci Dünya Savaşında İttifak Devletleri yanında yer alan Osmanlı devletinin ardılı olan Türkiye Cumhuriyeti muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak ve kurtuluş savaşı neticesinde kazandığı istiklalin istikbalini tazminat altına almak için Batı yanlısı bir politika izlemiştir. Ne var ki Türkiye, kuzey komşusu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) ile olan ilişkilerini çıkmaz sokmamak ve Orta Asya’da mukim mazlum milletlerin haklarını savunmak için yurt sulh cihanda sulh ilkesinden de vaz geçmemiştir.  Türkiye bir taraftan cumhuriyetin 14’ncu yılda Tahran’da bulunan Sadabat Sarayında İran, Irak ve Afganistan gibi ülkelerle sorunları barışçıl bir şekilde çözmek için Sadabat Paktı imzalarken diğer yandan savaşta aldığı yaraları sarmak ve 1929 ekonomik buhranından en az zararla kurtulmak adına mücadele etmiştir (Tutar, İnaç ve Güner 2006: 291). İkinci Dünya Savaşından sonra Truman doktrinin ve Marshall planın öngördüğü yardımlarından yaralanmak ve SSCB’nin baskısından kurtulmak için tek çareyi Batı Blok’una yanaşmakta bulmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası döneminde Türkiye’nin temel kaygısı ekonomik yardımları alabilmekten çok güvenlik kaygısı olmuştur. Türkiye SSCB’nin tehditlerinden kurtulmak için çareyi 1949’de kurulan NATO’ya girmekte aramıştır. SSCB’nin baskı ve tehditlerine boynunu eğmeyen Türkiye bu sefer NATO’ya üyelik sürecinde Batının sınanmalarına maruz kalarak ilk kez yurtdışına askerler göndermiştir (Ekici, 2016: 151). 

Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyetin kuruluşundan 1964’te vuku bulan Johnson Mektubu skandalına kadar batı yanlısı tek yönlü bir politika izleyerek kendi bağımsızlığını devam ettirmiştir. Bu zaman aralığında Orta Asya’da yaşayan soydaşlarıyla pek ilgilenme fırsat ve imkânını bulamamıştır. Yukarıda sözünü ettiğimiz Johnson Mektubu olayından sonra çok yönlü bir dış politika takip eden Türkiye, 1991’de SSCB’nin dağılmasından sonra Orta Asya’daki güç boşluğunu iyi değerlendirerek Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığını açıkça desteklemiştir. Dolayısıyla Orta Asya Türk Cumhuriyetleri SSCB’nin dağılmasından sonra Türk dış politikasının odak noktası haline gelmiştir. Türkiye’nin Orta Asya’ya yönelik dış politikasındaki Türkiye Cumhuriyeti’nin sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ve dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in rolü önem arz etmektedir. Karşılıklı liderler ziyaretleri ve diplomasisiyle başlayan Türkiye – Orta Asya ilişkisi hali hazırdaki Türkiye devlet başkanı Erdoğan’ın önderliğinde stratejik ortaklığına doğru evrilmiştir.  Özetle Türkiye’nin Orta Asya’ya yönelik dış politikası Türkiye’deki Avrasyacılık fikriyatının yaygınlaşmasıyla paralel olarak yoğunluk kazanmıştır.

Nitekim bu çalışmada 21 yüzyılın yeni dünya düzenin inşası hususunda Avrasyacılık ideolojisi bağlamında yoğun bir işbirliğine girişen iki büyük tarihsel rakip olan Rus-Türk Avrasyacılık yaklaşımlarına ayrı ayrı değinilmiştir. Avrasyacılık ekseninde ele aldığımız bu çalışmada 1991 yılında SSCB’nin dağılmasından sonra birbiri ardına bağımsızlığını kazanan Orta Asya ülkelerine yönelik Türkiye Cumhuriyeti’nin geliştirdiği özgün dış politikası analiz edilmeye çalışılmıştır. Yaygın bilinen iki Avrasyacılık modelinden biri olan Türk Avrasyacılık modeli Avrasya Balkanları olarak tarif edilen Orta Asya ülkelerinin sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel olarak uluslararası sisteme entegrasyon noktasında örnek model olmuştur.

Avrasya’nın Heartland bölgesinde yer alan Türkiye’nin hem Batılı hem Doğulu bir kimliğe sahip olması hem de Orta Asya ülkeleriyle din, etnik köken, dil, tarih ve ortak kültür mirasına sahip olması Türkiye’yi bölgede doksanlı kıyasla daha avantajlı hale getirmiştir. Bu avantajın bir yansıması da Türkiye’nin iki yüz yıllık demokrasi tecrübesini bölge ülkelerinin paylaşımına açması ve böylelikle Türk cumhuriyetlerinin demokratikleşme sürecine önemli katkı sunmaya devam etmesi olmuştur.  

  1. Avrasya Kavramın Tarihsel Arka Planı

Avrasya kavramının tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığına dair analizimizden önce belirtmesi elzem olan husus, bölgenin jeo-stratejik, jeo-politik, jeo-ekonomik ve sosyo-politik bakımdan muallak yapısının üzerinde durmak ve coğrafi anlamda kavramı tanımlama noktasında da kafa karışıklığına zemin hazırlamak olacaktır. Dönüşüm ve değişimin hız kesmeden devam ettiği Avrasya coğrafyası bir yandan bölgeye ilişkin ortaya atılan teorilerin, stratejilerin, ideolojilerin, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik projelerin inşasında dominant rol oynarken, diğer yandan bölgenin tüm aktörlerini genel geçer jeopolitik dengeyi ve hâlihazır statükoyu revize etmeye de zorlamaktadır. Aynı zamanda dünya düzeninin yıkılışında ve inşasında devletlerin oluşum, yükseliş, gerileme ve dağılma sürecinde de domino etkisi yapmaktadır. Nitekim bölgenin tarih boyunca küreselleşme veya cihan şümul devlet ülkü ve idealiyle ilişkilendirilmesi ve bölgenin içine barındırdığı avantajlar bölgeyi büyük güçlerin hâkimiyet mücadelesi alanına dönüştürmüştür. Bu bağlamda birbirinden farklı imparatorlukların kemiklerine mezar olan Avrasya coğrafyası imparatorlukların bakiyesi olan çatışan kimliklerin koleksiyonudur (Özkan 2019: 1749). Zira emperyalist yapıların daima kendi tasallutu altına almak istediği Avrasya, kelime olarak Avrupa ve Asya’nın kombinasyonundan türetilmiştir. Dolayısıyla ünlü İngiliz jeopolitikçi Halford Mackinder’in Kalpgâh “Heartland” olarak tarif ettiği bölgenin etrafında şekillenen Kara Hâkimiyet Teorisine ve çevreleme teriminin vaftiz babası olarak bilinen Amerikan stratejist Nicholas- John Spykman’ın deniz hâkimiyet teorilerinden bir olan Kenar Kuşak teorisine ilham kaynağı olan temel paramete, Av-

rasya     kavramı                olmuştur.            Buna     ilaveten                Zbigniew

Brzezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası” eserinde söz ettiği Balkanlar’ın Avrasyası teorisine zemin hazırlayan kavram da gene Avrasya’dır (Yıldırım, 2018: 10-11). 

Nitekim Avrasya kavramı tarihte ilk kez Prusyalı kraliyet nazırı ve jeolog olan Alexander Von Humboldt tarafından 1843 tarihinde kaleme alınan “Kozmos” isimli eserinde söz edilmiştir. Von Humboldt’un Avrasya coğrafyası tanımlaması birbirinden farklı ancak birbirinin ötekisi konumunda olan Doğu-Batı medeniyetlerin bileşenlerden müteşekkil zihinsel kurguyu yeryüzünün büyük kara parçasına uyarlarken, Amerikalı bilim adamı Jared Diamond bölgeyi yeryüzünün en büyük kıtası olarak tarif etmiştir. Rus jeolog Vladimir Lamanski Avrasya toprak yapısının Ural Dağlarının iki yanında da aynı olduğunu ileri sürerken onun çalışmalarından faydalanan Avrasyacı jeologlardan Savitski, bölgenin daima kesintisiz bir bütünlük içerisinde olduğunu ifade etmiştir (Akçapa 2022: 1). Dolayısıyla Avrupa ve Asya kıtaların birleşmesinden oluşan bu devasa kara kütlesine sahip olan Avrasya bölgesi, geniş anlamda Batıdan-

Doğuya, Kuzeyden- Güneye, Rusya’dan Kuzey Afrika’ya Çin’den Balkanlara, Adriyatik’ten uzanan bir coğrafik alanını içine almaktadır. Dar anlamda ise jeopolitik ve jeostratejik teorisyenlerin dünyanın güç ve rekabet merkezi olarak Batının Doğusu, Doğunun Batısı olarak tarif ettiği alanı içermektedir (İşyar, 2013: 2-5). Ayrıca hatırlatmakta fayda vardır ki Avrasya Balkanları olarak tarif edilen bölge Afganistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan’ı içermektedir (İnaç ve Sada 2021: 91).  Doğudan bakan bir göz bölgeyi doğunun batısı; batıdan bakan ise bölgeyi batının doğusu olarak görse de aslında dışardan veya da içerden bakıldığında Avrasya ne doğunun batısı ne de batının doğusudur. Nitekim İslam’ın birincil kaynağı olan Kuran’ın “Rahman” suresinin 17. ayeti dikkat alındığında bölünmüş iki doğunun ve iki batının üzerinden geçen demir, kara ve diğer ulaşım yollarında tek çizgi istikametinde akan zamanın mekânı bükme olayıdır. Yukarıda zikir ettiğimiz ayetin meali şu şekildedir: “O iki Batının ve iki Doğunun da rabbidir”. 

Buradan hareketle Avrasya iki doğunun iki batının buluşma noktasıdır. Hâkimiyet mücadelesi ekseninde bakıldığında Avrasya, pek çok bakımdan Afganistan’ın kıtasal izdüşümü gibidir. ABD dışındaki dünyanın diğer altı büyük ekonomik gücünün, en çok silah aldığı ülkelerden altısının bu bölgede olması, demografik açıdan dünya nüfusun yüzde yetmiş beşinin ve dünya GSMH ’sının yüzde altmışının bu coğrafyada hayat sürmesi oldukça önemlidir. Buna ilaveten ABD hariç burada yer alan diğer nükleer süper güç, yer altı ve yer üstü muazzam zenginlikler,  Kadim İpek Yolu yeni versiyonuyla Kuşak Yol projesi, Büyük Oyun, Büyük Orta Doğu Projesi (BOP), Yeşil Kuşak Savunma Projesi gibi birbirinden mühim gelecek tasarımları Avrasya’yı hayati kılmaktadır (Peköz, 2014: 23-36). Hâkimiyet mücadelesi ekseninde rekabetlerin kızıştırmasında oynadığı rol kadar iş birliği konusunda da hayati önem taşımaktadır. Buradan hareketle bölge, dünya barışı ve kıtalararası çok yönlü istikrar ve güvenliği için adeta bir kontrol noktası “check point” görevi görmektedir. Özetlemek gerekirse büyük olma sevdalarının dinmediği, umutların yitirilmediği, geçmişe olan özlemin gün gibi canlı tutulduğu ve parçalanmışlığın tüm hızıyla devam ettiği Avrasya bölgesi, doğu ve batıya yakın olması hasebiyle yoların kesiştiği, hedeflerin çatıştığı ve asimilasyon politikalarının hükümferma olduğu bir bölgedir. Başka bir deyişle günümüzde bütünleştirilmeye çalışılan Avrasya, parçalandıkça bütünleşmeye, bütünleştikçe genişleyip büyümeye ve genişleyip büyüdükçe parçalanmaya gebe bir coğrafyadır. Çünkü birleştirici dinamiklerin ekseriyette olmasına rağmen görünürde benzer ancak çatışmacı dinamiklerin baskın dikotomileri bağrında taşıyıp besleyen bir coğrafyadır.                 

1.1. Avrasyacılık

Stratejilerin ve teorilerin adeta örümcek ağı gibi birbiriyle iç içe geçtiği, yolların hedefe varmadan diğer yollarla kesiştiği, mekânın mekânla zamanın zamanla çatıştığı ve kalpgâh olarak tanımlana Avrasya bölgesinin zihinsel kurgusunu şekillendiren Avrasyacılık fikri, zamansal olarak Klasik Avrasyacılık ve Neo Avrasyacılık akımı olarak ikiye ayırılmaktadır. Burada altı çizilmesi gereken husus, Avrasya bölgesinde küresel üstünlük kurma mücadelesinde kilit rol oynayan devletlerin jeo-politik ve jeo-stratejik hedefleri arasındaki farklılık, hedefe yönelik birbirine benzemez yönelimler ve karmaşa yaratan fikri çeşitliliktir. Diğer bir husus ise henüz tam netlik kazanmamış ara kimliklerin (intermediate identity) çatışmasıdır. Örneğin hem doğulu hem batılı ne doğulu ne batılı kimlik türü iş birliğinde avantaj sağlayıcı bir faktör olduğu gibi istikrasızlık ortamın yaratma hususunda etkin paya sahiptir. Başka bir deyişle bu ara kimlik oluşturucu öğe olarak yer aldığı süreçlerde gönüllüdür; ayrıştırıcı unsur olarak yer aldığı süreçlerde alabildiğine agresif bir kimliktir. Bu durum bu tip ara kimliğin iki yöne everilmesine meyilli olmasından daha çok çift özlü olmasından kaynaklanan bir durumdur. Kimlik ve jeo-politik öğelerin beleşini şeklinde tezahür eden Avrasyacılık aslında Slavcılığın (Slavofilizm) baş aşağı ters döndürülmüş biçimidir. Nitekim jeo-politik ekseninde Avrasyacılığın doğusu Moğol-Türk bileşenlerin karışımıyken Avrasyacılığın batısı Slav- Alman karışımı gibidir. Tarihsel olarak Avrasyacılık kökleri Büyük Petro’nun iktidar dönemine kadar uzanmaktadır (Yılmaz, 2015: 112-114). Ancak günümüzde klasik Avrasyacılık olarak tanımlanan akımın 1917 tarihinde gerçekleştirilen Bolşevik Devrimine karşı çıkan ve Avrupa kıtasında sürgün yaşamı sürdüren Rus entelektüeller tarafından geliştirilip 1920 yılında sistematize edilen bir akımdır. Klasik Avrasyacılar kendine özgün kodlarına sahip Avrasyacı kimliğiyle Rusya’nın doğusu ve batısı bir arya getirme inancını taşımakla beraber batılılaşmaya karşı çıkmaktadır. Bu anlamda Avrasyacılık batının ve doğunun bir sentiz olduğu kadar batıya rağmen batıya yönelik bir meydan okuma olarak değerlendirmek mümkündür (Delanty 2013: 91-94). 

Diğer bir ifadeyle Avrasyacılık Slav ve Turan faktörleri içine barındıran Asya’ya dönük bölge kültüründe, tarihinde ve toprağında neşu nema bulan bir özgün kimlik arayışıdır. Slav milliyetçiliğe yakın bir çizgide görünmesine rağmen tamamen Slav milliyetçiliğiyle özdeşleşmesi reddeden bir akımdır. Batı medeniyetlerin üstünlüğü kabul etmeyen Klasik Avrasyacılar akımının felsefi zeminini inşa etmek için Rus toplumunun hoşgörü, ruhaniyeti bireyselciliğe olan karşı duruşu ve sosyal bütünlük eğilimleri gibi temel parametrelerine vurgu yaprak aslında kimliğin ötekisi olarak batıyı konumlandırmaktadır. Klasik Avrasyacılık akımın kurucu babalarından Nikolay Trubetskoy Roma ve Germen kültürünün parçası olmayan diğer tüm milletler için Avrupa kültürü şerden gayri bir şey olmadığını ileri sürmüştür (Dugin, 2018: XVI-XVIII). Klasik Avrasyacılar kimlik inşasında Slavofilizm aksine etnik faktörü arka plana atarak aidiyet duygusunu toprağa, ortak kültüre ve tarihe yüklemektedirler. Klasik Avrasyacılar aynı zamanda kimlik parametrelerinden biri dil konusunda da Slavofilizm den ayrılmaktadırlar. Bölgede Budist ve İslam gibi farklı din kimliklerin realitesi de göz önünde tutarak Avrasya kimliğinde dil- etnik öğelerde olduğu gibi din unsuru da ikinci plana atmayı öngörmektedirler. Özetleyecek olursak Klasik Avrasyacılık akımı İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaşı ve SSCB’nin dağılmasıyla sessizliğe gömülmüştür. SSCB’nin dağılmasından sonra siyasi, ekonomik ve ideolojik çöküş yaşayan Rusya kendini yeniden toparlanmak için hem konjonktüre uygun hem günümüzün ihtiyaçlara cevap verecek bir çıkış yolu aramışlardır. Ve bu yolu adeta Klasik Avrasyacılık akımın güncelleştirilmiş versiyonu olan Yeni Avrasyacılık’ta bulmuşlarıdır. Bu anlamda Yeni Avrasyacılık akımı yeniden diriliş felsefisi içinde barındıran ve geçmişe özlemden çok gelecek olası tehditlere karşı bir önlem aynı zamanda ihtiyaçtan doğmuş bir akımdır. Klasik Avrasyacılık il Neo Avrasyacılık arsındaki belirgin farklarından biri Anglosakson ve Amerikan kültürüne ve ABD’nin hegemonyasına karşıdır. ABD Tehditlerine karışı koyma bakımından Neo Avrasyacılık güvenlikçi bir yaklaşımdır. Daha çok Rusya jeopolitik üzerine duran Yeni Avrasyacılar’ından Aleksandr Dugin SSCB’nin yayılmış olduğu alanı Avrasya olarak tanımlamaktadır. Dugin aynı zamanda ABD tehdidini bertaraf etmek ve stratejik üstünlüğü kırmak için Rusya yönetimine stratejik ortakların bloğunu oluşturmaya telkin etmektedir (Akçapa 2022: 17-22). Özetle Anglosakson ve Amerikan kültürüne karşı çıkan Yeni Avrasyacılık bu noktada Klasik Avrasyacılık’tan ayrılsa da Batıdan gelen her şeyi kötü ve şer olarak telaki etmesi onların Slavofilizm ’den tam manasıyla kopmadığını göstermektedir. Buradan hareketle Yeni Avrasyacılık; Slavofilizm ve Klasik Avrasyacılığın devamı niteliğinde olan bir akım olduğunu ifade etmek yanlış olmaz. Öte yandan Türk-Rus ikili ilişkilerin yeniden canlandırması noktasında gösterdiği başarı bir anlamda Yeni Avrasyacılığın çabaların ürünüdür.   

1.2. Türkiye’nin Avrasya’ya Bakışı

Avrasya bölgesinin neresi olduğu noktasındaki belirsizlik bölge ülkelerin Avrasyacılık ideolojisine bakışı da büyük ölçüde etkilemiştir. Belki de Avrasyacılık ideolojisi sürdürülebilir ve bu kadar ilginç kılan şey taşıdığı belirsizlik veya birbirinden farklı meşreplere nebze göre şurup sunan bir ideoloji olmasında saklıdır. Türkiye’deki Avrasyacılık Soğuk Savaşı öncesi ilkelere dayanan bir ideolojiden çok dış politikasında Batıya yakınlaşmanın bir enstrümanı olarak kullanılmıştır. Buradan hareketle Türkiye’nin Avrasyacılığa bakışı bu dönemde Rusya gibi doğrudan Batıyı karşıt olarak görmemiştir. Diğer bir deyişle Soğuk Savaş öncesi dönemde Türk Avrasyacılığında ulusal çıkarlar ön planda olmuştur (İnaç 2014: 39). Burada bir hususun altını çizmekte yarar vardır Soğuk Savaş boyunca Batı karşıtı olmayan Türkiye’nin Avrasyacılık yaklaşımı Rusya’yı da bir karşıt olarak konumlandırmamıştır. Ancak SSCB’nin dağılmasıyla birlikte siyasal anlamda 1990’lerden itibaren Türkiye’nin Avrasyacılığa bakışı ideolojik olarak bir netlik kazanmıştır. Bu dönemde ABD yanlısı bir tutum sergilerken Rusya’yı bir karşıt olarak tanımlamıştır. İdeolojik anlamda Türk Avrasyacılık temelleri bu dönemde atılmıştır (Dalay,21 Aralık 2021). 

Türkiye’nin bu dönem Avrasyacılığa bakışı ulusal çıkardan çok jeopolitik bağlamada tezahür etmiştir. Başka bir ifade il söyleyecek olursak Türk Avrasyacılık Rusya’nın Neo Avrasyacılık akımıyla paralel biçimde gelişmiştir. Nitekim 1839 tarihli Tanzimat Fermanından itibaren rotasını batıya çeviren Türkiye Bağdat Paktı, Balkan Paktı, NATO, CENTO gibi oluşumlarda yer alması ve AB’ye girme isteği onun Soğuk Savaşının bitmesine kadar batıyla beraber hareket ettiğinin açık bir göstergesidir.  Ancak 1990’lerden sonra Avrasya Vakfı, ASAM, TİKA, Avrasya Ticaret Sanayi Odalar Birliği, TRT Avrasya Kanalı, Avrasya Üniversiteler Birliği, Türk Avrasya İş Konseyleri gibi kuruluşlar Türkiye’nin Somut bir biçimde Avrasyacılık bağlamında doğuya doğru yöneldiğini görmekteyiz. Türkiye açısından İdeolojik olarak Avrasyacılık emareleri 2000’li yıllarına dayanmaktadır (Akçapa 2022: 68-75). Dolayısıyla sol kesimde ulusalcılıkla ve sağ kesimde milliyetçilikle bağdaştırılan Türk Avrasyacılık milli menfaatler, jeopolitik aşamalardan geçerek bir ideoloji hali almıştır. Türkiye Avrasyacılık ideolojinin hem siyasal form olarak hem de dış politikasının önemli bir unsur hala gelmesi noktasında AKP iktidarın katkısı azımsanmayacak derecede büyüktür. Türk Devletleri Teşkilatın kilit üye olması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rus Devlet Başkanı Putin’e 18 Temmuz 2012 tarihli ziyaretinde bizi Şangay İş Birliğine alın ifadesi Türkiye’nin dış politikasındaki Avrasyacılığın etkisinin nedenli yoğun olduğunu göstermektedir (Özkan 2022a: 170). 

Türk Avrasyacılık akımının önde gelen isimlerden Cemil Meriç, Peyami Safa’nın Avrasyacı yaklaşımını benimsercesine

1963’te Karadeniz’den Pekin’e uzanan bir coğrafyada gözümüzün önünde heybetli bir Avrasya kurulduğunu vurgulayarak Türkiye’nin adeta Batı’dan Doğuya yani geleceğini özüne dönerek inşa etmesi gerektiğini ifade etmiştir. Atilla İlhan da Türkiye’nin batıya yönelimi eleştirerek Müslüman ve Ulusalcı sol sentezi üzerine bir Türk kimlik inşasını önerisinde bulunmuştur. Türkiye’nin tam bağımsızlığı Avrupa’dan tam anlamıyla bağları kopmasına bağlayan Türkiye’nin önemli Avrasyacılardan Doğu Perinçek Avrasyacılığı Türk kurtuluşunun ve Avrasya’daki Efendi olma ideolojisi olarak tarif etmektedir

(İnaç 2007: 21). Perinçek Şangay İş Birliğini AB’nin bir alternatifi olarak adres göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin Avrasyacılık yaklaşımı dönemsel olarak değişkenlik gösterdiği gibi Türk Avrasyacılık akımına önemli katkı sağlamış olan Türk Avrasyacılar arasında fikri uyuşmazlık da söz konusudur. Örneğin sol ulusalcılar Avrasyacılık ekseninde Çin ve Rusya ile birlikte hareket edilmesine ısrar ederken milliyetçi kesim Orta Asya, Kafkasya ve Balkanlarda Türkçe dili konuşan Müslümanlarla birlikte hareket etmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Diğer bir üçüncü grup ise Osmanlı coğrafyasındaki tüm Müslümanlar kapsam dâhil etmesi gerektiğini savunmaktadır (Özkan 2022b: 241). 

Buradan hareketle Türk Avrasyacılık ve Türk Avrasya kimlik inşasında Panislamizm, Pantürkizm, dil. Jeopolitik, Osmanlıcılık ve Turancılık gibi parametrelerin ön plana çıktığını görmekteyiz. ABD Rusya’nın jeopolitiğine karşıt ve Perslerle tarihte hâkimiyet mücadelesi zemininde Türkiye’yi Avrasya Balkanlarında ve Kara Deniz’de stratejik ortağı olarak batı safında görmeyi arzulamaktadır (Brzezinski, 2018: 190-193). Rusya günümüz Türkiye coğrafyasını Türk tarihinin yükseliş noktasını ve Türkleri Bozkır göçebeleri, kıtasal ve karasal kaynağının taşıyıcısı olarak tanımlayarak Çağdaş Türkiye’nin ve Osmanlının kuruluş kodlarının saf Avrasyacılık çevresine uzandığını ileri sürerek 21 yüzyılın dünyasında ABD tehditlerine karşı aynı Avrasyacılık ideolojisi bağlamında aynı safta yer alması gerektiğini savunmaktadır. Bu ittifakın başarıya ulaşması için Türkiye’nin evvele Batıyla bağlarını tamamen kopartmasını ve Rusya yönelik düşmanca tavırlarından samimiyetle vazgeçmesi gerektiğini ifade etmektedirler (Dugin, 2018: XVIXVII). Avrasyacılık yaklaşımı çerçevesinde Tük-Rus ikili ilişkilerin derinleştirmesinde önemli rol üstlenen faktörleri şu şekilde sıralamak mümkündür. İki ülkenin jeopolitik konumları, stratejik hedefler ve Türkiye’nin AB sürecinde kayda değer bir ilerleme kat etmemiş olmasıdır. İkinci bir husus ise İki devletin Avrasya bölgesinde geniş bir nüfuz alanına sahip olması ve tarih boyunca bölgede yaşanan hâkimiyet mücadelelerinde etkin rol oynamasıdır. Üçüncü bir nokta ise iki devletin geçmişe olan özlemi ve bölge tarihinin iki ülkeye yüklediği tarihsel sorumluluk bilincidir. Dördüncü iki ülkenin ulusal kimliklerin yanı sıra ara kimliklerine sahip olmasıdır (İnaç ve Ünal 2013: 227). Diğer bir deyişle bu iki ülkenin ne doğulu ne batılı olması hem doğulu hem batılı oluşudur. Beşinci ve en önemli husus ise Batının bu iki ülke yönelik sonu gelmeyen çifte standart politikası ve Türkiye’nin Batıya karşı alternatif arayışının çabasına girmiş olmasıdır.

  1. Rusya’nın Avrasya’ya Yaklaşımı

Tarihi geçmişi 17 yüzyılına kadar geri götürmeye mümkün olan Rusya Avrasyacılık yaklaşım tartışmalarında birbirinden tam anlamıyla değil ise de Rus kimliğin temel inşacı öğelerin belirleme ve ötekinin kurgulayıp konumlandırma noktasında bariz farklar her fırsatta göze çarpmaktadır. Felsefi açıdan Rusya’nın siyasi bütünleşmeyi farklı saiklarla öngören Avrasyacı tartışmacılar üç cihete ayrılmış vaziyette. Ancak her taraf konuya ilişkin ileri sürdüğü savı egemen kılmak için diğer görüşlere karşı tüm gücüyle direnç sergilemektedir (Kurt 2018: 94). Dolayısıyla birbirinden farklı bu üç yaklaşım arasındaki mevcut olan farklılıklar Slavofilizm, Klasik Avrasyacılık ve Neo Avrasyacılık gibi yaklaşımların şekillenmesinde de hayati rol oynamıştır. Rusya Avrasyacılık akımının temel sorunsalın arka planında Rusya’nın hangi medeniyete ait olduğu sorusu yatmaktadır. Zira kültür ve kimlik gibi parametrelerin ekseninde günümüze kadar devam ede gelen tartışma Rus düşünce kültürünü ve kimliğe bakışı da büyük ölçüde etkilemiştir. Nitekim tartışmanın taraflarından biri ve görüşleriyle Slavofilizm’i çağrıştıran grup Rus kimliğinin merkezine esas öğe olarak Slav ırkı koymaya çalışmaktadır. Rus kimlik model inşasında etnik grubu birincil parametre olarak gören modern toplum yapısına ters düşmektedir. Nitekim heterojen toplumsal yapıdan daha çok homojen toplumsal yapıyı önceleyen modernleşme ve kapitalizmin küreselci ideolojisi dikkate alındığında söz ettiğimiz yaklaşım çağın ruhuna ters düşmektedir. Aynı zamanda Rusya’nın yayılmacı dış politikasına da uyuşmamaktadır. Tartışmanın ikinci ciheti ise 1 Petro batılılaşma hareketin bir neticesi olan gruptur. Bu grupta yer alan Rus Avrasyacılar Batı kültür değerleri şiddetle benimseyip savunan ve Rusya’nın Asyalı olmaktan çok Avrupalı olduğunu tezini ileri sürmektedir. Bu yaklaşımı benimseyenler Rus Bolşevik Devrimi Rusya’nın doğuya dönüş olarak tanımlamaktadırlar. Batı karşıtı olmayan ve batının her şeyi şer olarak nitelendirmeyen bu grupta yer alan Rus Avrasyacılar Rus kimliğin kurgusunda öteki olarak Batıdan çok Doğuyu görmekte ve Slav milliyetçiliği de açıkça reddetmemektedir. Tartışmanın üçüncü taraf ise Rusya’nın kendine has ve özgün bir kimliği vardır ve kimliğin bu özgünlüğü ne Batıya ne Doğuya borçludur. Çünkü Rusya ne Doğuludur ne batılıdır. Aksine kimlik özgünlüğü kendine has kültür ve coğrafyasına borçludur (Akçapa, 2022: 26-27). 

Dolaysıyla Rus Avrasyacılığın bu yaklaşım savunusu göğüsleyen Avrasyacılar hem Rome- Germen kültürüne hem de Anglosakson-Amerikan tehditlerine karşı çıkmaktadır. Bundan ötürü Rus kimliğini Rus jeopolitiğiyle özdeşleştirmektedir. Rus kimliğin inşası hususunda temel unsurlar olarak kültür, tarih ve jeopolitiği ön plana çıkartırken dil, din etnik grubu ikinci plana atmaktadırlar. Nitekim Aleksandar Dugin “Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım” adlı eserinde şu ifadeleri kullanmaktadır Rusya büyük Avrasyacı kıtasal imparatorluğu olmadığı takdirde yok olmaya mahkûmdur (Dugin, 2018: XVI). Dolayısıyla konuya Rusya perspektifinden bakıldığında günümüzde Rus dış politikasıyla özdeşleştirilen Rus Avrasyacılık yaklaşımında her şeyden önce Panslavizm ve Slavofilizm düşünce sistematiği etkileyici olmuştur. Diğer yandan Rus Avrasyacılık yaklaşımı Batıda sosyalizm Avrasyacılık ideolojisine hizmet ederken Doğuda Avrasyacılık sosyalizm ideolojisine hizmet eden bir yaklaşımın görüntüsü vermektedir (Yiğit, İnaç ve Güner 2007: 88). 

2.1. İran’ın Avrasya Balkanlara Nüfuz Çabaları

Persler tarihte M.Ö.6.4. yüzyıllardan itibaren bölgede etkin nüfuza sahip olmakla beraber Ahameniş ve en son Sasaniler döneminde Orta Asya’dan Mezopotamya kadar uzanan coğrafyayı imparatorluğun sınırlarına dâhil etmeye başarmışlardır. Güneyden Basra Körfezi ile ve Kuzeyden Hazar Deniz ile çevrili olan İran Orta Asya coğrafyasını kendi doğal uzantısı olarak görmektedir. Çünkü İran jeopolitik konum itibariyle yüzyıllar boyunca ekonomik, dini ve kültürel olarak Orta Asya ülkeleri ile çok yönlü ilişki geliştirmiştir (Akçapa, 2022: 185). Günümüzde Orta Doğuda benzeri olmayan büyüklükte bir coğrafyaya sahip olan İran tarihte Kadim İpek Yolu bağlamında bölgede Gazneliler, Büyük Selçuklular, Harzemşahlar ve en son Durranilere karşı verdiği üstünlük mücadelesi dikkate alındığında İran’ın Orta Asya coğrafyasında hala vazgeçilmez bir aktör olduğunu görmekteyiz. 19 yüzyılda İngiltere ve Çarlık Rusya’sı arasında devam etmiş olan Büyük Oyun “The Great Game” döneminde İran hem İngiltere’nin Afganistan’ı işgal etme hususunda hem de Rusya’nın Turan coğrafyasındaki hâkimiyet kurma noktasında kilit rol oynamıştır. Dönemin İran yönetimi 1813 tarihli “Gülistan” 1828 tarihli “Türkmençay” antlaşmasıyla Gence, Karabağ, Şeki ve Şirvan bölgelerini Rusya’ya kaptırmakla Rusya’nın bölgedeki jeopolitik ve jeostratejik üstünlüğü sağlanma noktasında istenmeden de olsa yardımcı olmuştur (İnaç ve Sada 2021a: 107).

İran Rus danışmanlarından aldığı direktifler doğrultusunda 1833 ve 1837 tarihlerinde Afganistan Herat eyaletine saldırmakla İngiliz askeri kuvvetleri adeta Afganistan’a davet etmiştir (Külünk, 2020: 51-55). Dolayısıyla İran’ın bu dönemdeki politikasına Herat ekseninde bakıldığında revizyonist bir politika olarak tanımlayabiliriz. Balkan ve Kafkasya topraklarında Osmanlının etkisini kırmak için bir taraftan Rusya ile öte taraftan Fransa ve İngiltere ile yaptığı gizli işbirliği göz önünde tutulduğunda İran bu dönemdeki dış politikası pragmatist bir dış politikanın izlediğini görmekteyiz. Dolayısıyla İran’ın Genelde Avrasya kıtasına ve özelde Avrasya Balkanlarına yönelik izlediği politikası ilkeli bir politika değildir aksine ulusal çıkarlara dayanan ve sürekli bir biçimde değişkenlik arz eden bir politika izlemektedir. İran İslam dini kabul etmesine rağmen bölgede kökleri Avesta’ya dayanan zerdüştlüğün efsanelerini canlı tutmak için var gücüyle uğraş vermektedir. İran’ın mevcut yönetimin temelleri her ne kadar 1979’de gerçekleşen İran İslam Devrimine dayansa da ve kendilerini devrimin muhafızı olarak tanımlasa da devrimin ardında yatan asıl amacı İslam maskesi altında daima Orta Asya- Orta Doğu ülkelerinde yetki alanını genişletmek olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Nitekim İran İslam Devrimi bir taraftan SSCB’nin Afganistan işgalini uzun sürmesine zemin hazırladığı gibi ABD’nin Yeşil Kuşak Projesine de doğrudan katkı sağlamıştır (İnaç ve Sada 2021:

87-89). 

Aynı şekilde bölge ülkelerin uluslaşma süreçlerini sekteye uğratarak Orta Asya ülkelerin dünya ile entegrasyonun önünü de bilinçli bir biçimde engellemiştir. Kendini Sasani İmparatorluğun varisi ve hamisi olarak gören İran Avrasya Balkanlardaki kültürel, siyasi, dini, dilsel ve etnisite etkisi edebiyatta, mimari yapılarda ve bölge ülkelerin siyasi partilerin oluşumunda açıkça görülmektedir. Avrasya’nın merkezi konumda yer alan ülke olarak tarif edilen İran’ın bölge ülkeleriyle mevcut ikili ilişkisi ülkeden ülkeye farklılık gösterdiğini söylemek mümkündür. Örneğin İran Orta Asya yönelik dış politikada Etnisite, dil, kültür ve Şii mezhep gibi faktörler üzerinden ikili ilişkisini inşa ederken Orta Doğuda yönelik politikası daha çok ideolojik, mezhep ve Pan Arabizm karşıtlığı gibi parametreler üzerinden inşa etmektedir (İnaç ve Erdoğan 2006: 14). Ancak İran’ın Orta Doğu ve Orta Asya’daki bazı ülkelerle olan ikili ilişkisi sosyoekonomik ve sosyokültürel ilişkilerinden stratejik ortaklığa doğru evrilmiş vaziyettedir. Örneğin İran Orta Asya ülkesi olan Tacikistan’la olan ilişkilerinde etnisite ve dil faktörü kültür, din ve ekonomik unsurlarından daha ağır basmaktadır. Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan ile olan ilişkilerde kültür öğesi daha etkin rol oynamaktadır. Afganistan ile olan ikili ilişkilerinde ise ülkedeki Tacik etnik grubuna etnisite, ortak kültür ve Şiilik temelli yaklaşırken ülkede bulanan Hazara etnik grubuna

Şii mezhepçilik ve kültür faktörler ekseninde yaklaşarak nüfuz alanını genişletmeyi çabalamaktadır (Dugin, 2018: 258-260). Özetle İran için Tacikistan Orta Asya’nın Suriye niteliğini taşımaktadır. İran’ın istikbalini İslam’ın istikbaliyle ve İran’ın savunmasını İslam’ın savunmasıyla eşdeğer gören Tahran yönetimi Ayetullah Humeyni’nin ölümüne kadar İran’cı bir politika kararlılıkla sürdürmüştür. Devrim sonrası ülkede İran’ın ne Batılı ne Doğulu olduğu sloganlar yaygınlık kazansa da Haşimi Rafsancani (1989-1997) döneminde Avrasya’da kıtasal güç olma gayesiyle agresif söylemlerinden kaçınarak batıya yakınlaşma politikası izlemeye devam etmiştir. 

Bölgesel izolasyonun ortadan kaldırma hususunda öncüllük rolüne bürünerek aslında bölgede egemen güç olma sevdasından vazgeçmemiştir. Özetleyecek olursak Kendini Sasani imparatorluğun bakiyesi olarak gören İran Batının ve Doğunun sosyo-politik, sosyo- ekonomik kültür dilini iyi kavramıştır. Tarihte Türk devletlerine de ev sahipliğini yapan İran Orta Asyalı tüketicilerin, üreticilerin, ihracat ve ithalat hareketlilik noktasındaki tetikleyici rolü, yeraltı zenginlikler bakımından dünyanın en büyük 3 petrol rezervlerine, Uranyum madenlerin noktasında dünyanın onuncusu ve dünyanın 2’nci büyük doğal gaz rezervlerine sahiptir. Ulaşım noktasında transit geçiş görevi gören İran Şiiliğin de Kalpgâhıdır (Qassabzadeh vd, 2019: 114). Böyle istisnai bir jeopolitik konumuna, kadim pers medeniyet kültürüne ve Şiiliğin panteizmine ev sahipliği yapan İran bölgedeki nüfuz alanını genişletmek ve Avrasya’da hâkim güçlerinden biri olmak için Avrasyalı kimliğini Panarabizm, Pantürkizm, Sünniliği ve Batı karşıtlığı üzerine inşa etmektedir. Tüm bu anlattıklarımızın ışığında rahatlıkla ifade edebiliriz ki İran’ın nüfuz alanın genişliğinde, güvenliğinde, jeostratejik hedeflerinde ve kimliğin devamlılığında hayati rol oynayan unsurlar onun jeopolitik konumu, Pers kültür hafızası, enerji alanında gerçekleştirdiği atılımlar ve konjonktürel ruha uygun ötekinin bulmakta pek zorluk çıkmamasıdır.                        

3: Türkiye’nin Orta Asya Dış Politikası

Avrasyacılık ideoloji bağlamında Türkiye’nin Orta Asya yönelik dış politikayı analiz ederken öncelikle Avrasyacılık olgusunun ana temalarından biri olan kimlik arayışını dikkate almak gerekmektedir. Yunan tarihçesi olan Kiçikis Avrasya’nın kültürel bölge ayrımında tarif ettiği “Ara Bölge” Günümüz Türkiye Cumhuriyetin egemen olduğu Anadolu topraklarıdır.

Batı ve Doğu Avrasya’yı birbirine bağlayan alan Mackinder’in Kara Hâkimiyet Teorisinde menteşe işlevini görmesi asla bir tesadüf değildir. Orta Asya’nın kadim milletlerinden biri olan Türkler Orta Asya topraklarında kimliğin inşası hususunda karşı öteki olarak da Çin’i konumlandırmıştır. Türk tarihçisi Sander Türklerin ata toprakları olarak Volga’dan başlayıp Amur’a kadar uzandığını ifade etmektedir (Akçapa, 2022: 62-63). Ancak kimliğin tarihsel kodlarını Avrasya düzlüklerinde saklı olan Türk kimliği tabi olarak tarihsel süreç içerisinde birçok değişim ve dönüşüm geçirmiştir. Coğrafik anlamda Orta Asya menşeli olan Türk kimliği göçler yoluyla Kafkas, Balkan ve Avrupa coğrafyasına sirayet ederken 1071 tarihli Malazgirt Zaferiyle beraber Anadolu topraklarına yayılmıştır.  Dolayısıyla Türklerin İslam’la tanışması İslam medeniyetin bir paçası olmasından çok İslam medeniyet kimliğin kurucu unsurlarından biri olmuştur. Bu bağlamda Türk kimliğin medeniyet kurucu kimliğine ulaşma noktasının arka planında İslam dinin yanı sıra Türklerin tarih boyunca nizami ve idare teşkilatlandırma hususundaki becerinin getirdiği zaferlerin büyük payı vardır. Türklerin İslam dinine müşerref olması elbette ki İslam ümmetti ve Türkler açısından büyük bir şeref mevzusudur. Ancak bizim buradaki kast ettiğimiz şey kimliğin inşa parametrelerinden biri olan din unsuru Türk kimliğine bahşettiği dinamikliğidir (İnaç 2021: 131-138). 

Nitekim 600 yıllık imparatorluğunu tesis eden ve Selçuklu uç beyliği olan Osmanlı Batı Hristiyan dünyası ile temasa geçirme noktasında esasi rol oynan faktör ne coğrafik sömürgeciliktir ne de kültürel soykırımdır. Batının revizyonist yayılmacı politikaların aksine Osmanlının izlediği politikanın asıl gayesi İslam’ın ibadetgâhlarından beş vakit yükselen ve İslam’ın manifestosu olan ezanda özetletildiği üzere huzurun ve barışın hâkim olduğu bir dünya düzenin tesisini önceleyen ve Türk kimliğiyle özdeşleşmiş olan dinin yüklediği görevi insanlık namına yerine getirmek olmuştur. Buradan hareketle Viyana Kapısına kadar dayanan ve imparatorluğun döneminde Ak Denizi Türk Gölü haline getiren Osmanlıyı kadim Yunan demokrasi geleneği ve Avrupalı kimliğini restorasyon ve Reformasyon adı altında Rönesans’ın ocağından geçirip ve kartezyen felsefesiyle derinlik kazandırılmaya çalışılan ve hümanizm söylemiyle batı aydınlanma fikrini oryantalistler gibi Doğulu mazlum milletlerine dayatma kültürü ile karıştırılmamalıdır (İnaç 2005: 112). Burada zikir edilmesi gereken önemli gördüğümüz bir başka husus at sırtında savaşıp av oklayan ve sert kayalarda yaşayan Orta Asya göçebelik kavramı Deve sırtında çöllerde gezip Çadır ’da yaşayan deve ve keçi sütüyle beslenen Arap bedevilik kavramıyla karıştırmaması gerekmektedir. Her ne kadar Osmanlının son dönemlerinde Tanzimat, Islahat fermanı ve 1876 tarihli kanun esasi gibi hukuki metinlerle Türk kimliği Batılılaşma ve Avrupa kimliği üzerinden yeni den kendini tanımlama çabaları gösterse de (Budak 2019: 76-81) Türkiye ne Batılı ne Doğuludur. Buna ilaveten “hem Batılı hem Doğuludur ifadesi” Türk kimliğin henüz belirsizliğini koruduğunu açıkça ifade etmektedir. Diğer bir deyişle Türk kimliği modern Avrupalı kimliğinin aksine kadim verili kimliğini reddeden bir yaklaşım sergilememiştir. 

Diğer bir deyişle Türk kimliği Batılı değerlerine tümden karşı koymadığı gibi jeopolitik konum gereği verili ve sonradan kazanılmış kimliğini de korumayı büyük bir ustalıkla başarmıştır. Türk milletin Avrasya kıtasındaki diğer Müslüman milletlerin aksine Batıyla uyum içerisinde günümüze kadar ilişkilerin sürdürmesinin sırrı Türk kimliğin inşacı parametrelerin çeşitliliğinde saklıdır. Türkiye Mustafa Kemal Atatürk döneminde dış politikasını “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi üzerine inşa etmesi hem Türkiye Cumhuriyetin kuruluş yılarındaki siyasi anlayışının diğer devletler ve milletlerle olan münasebetlerinde diplomasiye verdiği önemi hem de dünya barışının sırrı yurt içi barışında saklı olduğunu tek tümce ile hatırlatmıştır. Dolayısıyla Atatürk’ün dönemindeki Türk dış politikası her ne kadar Batıya dönük bir politika olarak tanımlayıp yorumlamak pek mümkün olsa da bu durum Türkiye’nin Orta Asya yönelik ilgisinin azaldığı olarak yorumlamamak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Zira Türkiye’nin bağımsızlığını ilk kez Afganistan tarafından tanınması 8 Temmuz 1937 tarihli İran’ın Sadabat Sarayında Afganistan, Türkiye, İran ve Irak arasında imzalanan saldırmazlık paktı dikkate alındığında Türkiye’nin Orta Asya ile yakından ilgilendiğini göstermektedir (İnaç ve Sada 2021a: 108). 

Öte yandan Klasik Avrasyacılık akımının 1920’li yıllarda sistematize edildiğini de dikkate alındığında Türkiye’nin Avrasyacılık bağlamında Orta Asya ülkeleriyle yoğun bir ilişki kurması tarihsel sürecin getirdiği zorluklar açısından pek mümkün olmadığını görülmektedir. 11 Kasım 1914’te Osmanlılar itilaf devletlerin karşısında olan ittifak devletlerinin yanında yer alarak savaş katılması ve İkinci Dünya Savaşında Müttefik ve Mihver devletlerin tüm baskılarına rağmen savaşın dışında kalıp kurduğu cumhuriyetini muasır medeniyetler seviyesine ulaştırmak için denge politikası izlemiştir. 1947 tarihli Truman Doktrini ve 1948 tarihli Marshall Planın ön gördüğü yardımlarından yararlanan Türkiye, 1950’de Kore Savaşına katılmıştır. Bu fedakârlığının bir ödülü olarak 1952’de NATO’ya tam üye olması dikkate alındığında o dönem Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği içerisinde olan Orta Asya ülkeleriyle içli dışlı bir ilişkiden ne yazık ki söz etmek mümkün değildir (İnaç 2021: 88).  Cumhuriyetin kuruluşundan sonra batı eksenli dış politikası izleyen Türkiye doğrudan olmasa da dolaylı olarak ABD ve Avrupa devletleriyle kurduğu yakın ilişkiler sayısında Orta Asya’daki SSCB etkisini kırmaya amaçlamıştır. Ancak Soğuk Savaşı sürecinde SSCB’yi kızdırmadan batı yanlısı tek yönlü dış politika izleyen Türkiye 5 Haziran 1964 tarihli Johnson Mektubundan sonra çok yönlü dış politika izlemeye başlamıştır (Limon, 2022: 1). Dolayısıyla Türkiye’nin Orta Asya’ya yönelik dış politikasındaki Johnson Mektup olayı, 1991 yılında

SSCB’nin dağılması, Türkiye’nin 8’nci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ve dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in liderliğin rolü ve uyguladığı zirve diplomasisinin hayati rol oynamıştır. SSCB’nin dağılmasından sonra Soğuk Savaşın iki bloğundan biri olan Doğu Bloğu tamamen çökmüştür. Türkiye bu çöküşünden sonraki dönemde Orta Asya’ya yönelik dış politikası genel olarak bölge ülkeler üzerindeki Rus etkisini kırarak genç soydaş cumhuriyetlerini uluslararası sisteme eklemlenmeye üzerine şekillenmiştir. 

Nitekim cumhurbaşkanlığının son yıllarında dışı politikasında Orta Asya’ya daha fazla önem veren Turgut Özal seçmeci bir politika izleyerek hem 21’nci yüzyılın Türklerin asrı olacağını ve böyle bir fırsat 400 yılda bir ortaya çıkacağını ifade ederek Türk Dünyasına yeniden birlik olma umudunu aşılmıştır. 1980 Darbesinden sonra Türklük ve İslam’ı sentezleyerek ülkenin resmi ideoloji haline getiren Özal benimsediği New Osmanlıcı yaklaşımın yanı sıra serbest piyasa ekonomisine uyum sağlamaya uğraşırken aynı zamanda 1987 yılında Avrupa Topluluğuna üyelik başvurusunda da bulunmuştur. Özetle Özal ne Batılı değerler tüpeyken dışlamıştır ne de kendi tarihsel değerleri görmemezlikten gelmiştir (Eren, 2022). Türkiye bu dönemde Orta Asya ülkelerin bağımsızlık sürecini her alanda desteklemiş ve bu ülkeleriyle ikili münasebetlerini karşılıklı saygı ve menfaatler üzerine bina ederek ideolojik saplantılarından titizlikle kaçınmıştır. 

Öte yandan Türkiye bölgede sosyo-politik ve sosyo-ekonomik nüfuz alanını genişletip derinleştirmek için ABD’nin komünizme karşı politikalarını destekleyerek Amerika’nın ekonomik yardımlarından yararlanmıştır. 1991 Kasım ayında Başbakanlık görevini üstlenen Süleyman Demirel Orta Asya yönelik politikası söylem den öte gerçekçi bir dış politikasının izlediğine şahit olmaktayız. Türkiye’nin ABD ile olan stratejik ortaklığındaki yaşanan sorunlar ve Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci hususunda yaşanan takınmaları dikkatle takip eden Demirel alternatif arayışına girmiştir. Bundan dolayı Orta Asya’ya yönelik dış politika noktasında komşusu olan Rusya’nın hassasiyetlerini de hesaba katarak 25 Mayıs 1992’de Moskova’ya gidip gayesinin Kafkas ve Orta Asya bölgesinde çatışmak olmadığını açıkça ifade etmiştir. Ancak Adriyatik Denizinden Çin Seddi’ne kadar uzanan bölgeyi Büyük Türk Dünyası olarak tanımlayarak gelecek Türk jeopolitiği ve stratejik hedefini de işaret etmiştir. Demirel Orta Asya ülkeleriyle kültürel bağlarını yeniden güçlendirip canlandırmak ve bölge ülkelerindeki Rusya’nın etkisini kırmak için 1992-1993 eğitim öğretim yılında uygulamaya konulan ve ilk başta 5000 öğrenci kapasitesi olan Büyük Öğrenci Projesinde inisiyatifini kullanarak 10.000 çıkartmıştır (A.g.e: 4). SSCB’nin çöküşüyle güç boşluğunu büyük fırsat olarak değerlendiren Türk yöneticiler Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansını (TİKA) şemsiyesi altında bölge ülkelerin siyasi, ekonomik, kültürel ve akademik olarak kalkındırıp gelişmesi için 1992-2003 yıllar arasında toplam 2506 proje-

leri hayata geçirmiştir. TİKA bölgede ilk ofisini Türkmenistan’da açmış olsa da hali hazırda tüm bölge ülkelerinde ofisleri bulunmaktadır. Diğer yandan Türkiye 1992 ile 1998 yıllar arasında dış yardımlar için sağladığı 2 milyar dolar kredinin %88’i bölge ülkelerine tahsis ederek onların uluslararası müteahhitlik ve ticaret hususunda rekabet gücünü artırmaya yardımcı olmuştur. Dolayısıyla Türkiye sadece bölge ülkelerin toplumsal, siyasi ve ekonomik alt yapısının kalkındırmasıyla değil aynı zamanda sosyo-kültürel alanda faaliyetler yürüterek bölge ülkelerin ulus inşa süreçlerine de destek vermiştir. Örneğin Türkiye Azerbaycan devleti ile birlikte 12 Temmuz

1993 yılında Orta Asya ülkelerin Kültür bakanlarıyla bir antlaşma imzalayarak Kazakistan Almatı şehrinde Türk Kültür ve Sanatlar Orta Yönetimi (TÜRKSOY) kurumuştur (Toprak,

2020). 

Soğuk Savaş boyunca Doğu Blokunda yer alan bölge ülkeleri SSCB’nin dağılmasıyla birlikte Batı Bloğuna doğru bir yönelim göstermiştir. Aynı şekilde savaştan tek süper güç olarak galip çıkan ABD savaş öncesi “Heartland’dan” Kenar Kuşağa yönelmiş tehditleri bertaraf etme politikası izlerken savaş sonrası Avrasya Balkanları olarak tarif edilen Türki Cumhuriyetlerin Batı Bloğuna yönelmesinin de katkısıyla Heartland’a yönelik stratejilerinde köklü bir değişime gitmiştir. Bölge ülkelerin bağımsızlıklarından sonra Türkiye’yi ilk ziyaret eden Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov olurken ikinci olarak 22-26

Aralık’ta Türkiye’yi ziyaret eden Kırgızistan Cumhurbaşkanı Askar Akayev olmuştur. Askar Akayev ziyareti sırasında Türkiye Cumhuriyeti’ni “Sabah Yıldızı’na” benzeterek örnek alınacak ağabey olan Türkiye’den beklentilerine adeta soydaşlık özlemini katarak siyasi ilişkilerini duygusal hala dönüştürmüştür. Bu durum bölge ülkelerin sadece ekonomik olarak değil siyasi geleneğinden ne kadar zayıf olduğunu göstermektedir. Türkiye de aynı şekilde Türki Cumhuriyetlerin bağımsızlıkların ilk yıllarında hem bölge ülkelerine 1200’den fazla delegasyonla ziyarette bulunmuştur hem de 140’ten fazla ikili anlaşmaya imza atmıştır. Bu da Türkiye’nin bölgeye ne kadar hızlı ve aceleci bir biçimde giriş yaptığını özetlemektedir. Öte yandan Türkiye: Türkçe Konuşan Halklar söylemi ve İsmail Gaspıralı’nın dilde, işte ve fikirde birlik sloganı bağlamında bölge ülkelerini İran, Pakistan ve Türkiye tarafından kurulan Ekonomik İşbirliği Teşkilatına üye olmalarına yardımcı olmuştur. Ancak tüm bu çabalara rağmen 1992-2000 tarihleri arasında gerçekleşen zirvelerden Türkiye’nin istediği sonuç ne yazık ki çıkmamıştır. Zirvelerin istenilen sonuçlara ulaşmaması hususunda etkin rol oynayan faktörler arasında Özbekistan Cumhurbaşkanı Kerimov’un Türk Pazarının ve Türk Geliştirme ve Yatırım Bankasının kurulması noktasında uluslar üstü enstitünün kurulmasını reddetmesi ve Kazakistan devlet başkanının ülkesindeki hassas etnik yapı nedeniyle dini ve etnik temelli herhangi bir antlaşmayı imza atmaması yer almaktadır. Buna ilaveten Rusya’nın Pan-Türkizm korkusu ve bölge ülkelerin Rus tehditlerinden endişe duyması, Cumhurbaşkanı Kerimov’un güvenlik ve siyaset gibi konuların tartışıldığı bir ortama İran’ı ve Tacikistan’ı mutlaka dâhil etme isteği ve Türk politikacıların hazırlıksız olması ve yanlış hesaplar olarak karşımıza çıkmaktadır (Gümüş, 2010). 

Türkiye’de AKP hükümetinin tek başına iktidara gelmesiyle birlikte Türk Dış Politikasında Avrupalılaşma söylemi öne çıkmıştır. Ne var ki bu söylemle ters düşmeyecek bir biçimde Çin’i de içine alacak şekilde Avrasya’nın Balkanları olarak ifade edilen Orta Asya, Güney Doğu, Orta Doğu, Kafkasya ve Kuzey Afrika’yı da kapsayan ABD’nin Avrasya projesi olarak tanımladığı (PANC) projesine destek vermiştir (Haviland

2002: 147). ABD’nin Türkiye ile bu konudaki işbirliğinin ardında yatan asıl neden Türkiye’nin Avrasya bölgesindeki tarihsel köklü geçmişi ve mevcut jeopolitik konumu yer almaktadır. Nitekim ABD 21 yüzyılda global bir güç olmayı sürdürebilmek için Avrasya bölgesinde jeopolitik üstünlüğü olan Avrasyacı devletlerle işbirliği kurarak bölgede stratejik üstünlüğü garantileme gayesi gütmektedir. Türkiye bölgenin demokratikleşmesi sürecinde, hukuk düzenin yeniden tesisinde, ekonominin kalkınmasında ve güvenlik istikrarında önemli rol oynayacağını her platformda dile getirmekten geri durmamıştır. 

Rusya ABD’nin Avrasya bölgesine ilişkin uygulamaya koymak istediği projelerini akamete uğratmak için Erdoğan’ı Batı yanlısı politikaların Türkiye’ye vereceği zararlar noktasında uyarırken Avrasyacı yaklaşımın Türkiye’ye getireceği yararlardan söz etmekle bu yaklaşımı benimsemesi hususunda teşvik ve önerilerde bulunmuştur. Türkiye’nin Avrasyacı yaklaşımı benimseyip sahiplenmesi noktasında yoğun mesai sarf eden Putin’in danışmanlarından Yeni Avrasyacılık akımının öncülerinden Alexander Dugin sadece birkaç kez Türkiye’yi ziyaret etmekle kalmamıştır. 4-5 Aralık’ta 2004 yılında Gazi üniversitesinin yerleşkesinde Avrasya sempozyuma konuşmacı olarak katılıp konunun Türkiye ve Rusya geleceği ve jeopolitiği açısından nedenli önemli olduğu Türk insanına anlatmaya çalışmıştır (Akçapa vd, 2022: 78-79). 

Özetle Turgut Özal ve Süleyman Demirel’in önderliğinde başlatılan Türkiye-Orta Asya ilişkileri Erdoğan’ın Başkanlığı döneminde farklı bir boyut kazanmıştır. Zira temelini 1992 Ankara’da Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları zirvesiyle atılan Türkiye-Türkistan ilişkiler bağlamında 1992’den 2010’e kadar 10 zirve gerçekleşmiştir. Yapılan zirvelerin dokuzuncusunda imzalanan Nahçıvan Antlaşmasıyla Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanların zirvesinin adı onuncu zirveden sonra Türk Konseyi veya Türk Keneşi olarak anılmaya başlamıştır. Konseyi’nin altıncı zirvesinde Macaristan gözlemci üye olarak kabul edilirken Konseyi’nin 7’nci zirvesinde Özbekistan’ın tam üyeliğini kazanmıştır. 44 gün devam eden ikinci Karabağ savaşı sırasında Türkiye’nin başta SİHA ve İHA olmak üzere Azerbaycan’a verdiği destek zaferle neticelenmiştir. Türkiye’nin Karabağ savaşında Azerbaycan’dan yana takındığı güçlü tavır diğer Orta Asya ülkeler tarafından takdirle karşılanmıştır. Türkiye’nin PKK, YPG, IŞİD gibi terör gruplarına verdiği başarılı mücadelesi Suriye, Libya mesellerinde kararlı duruşu, silah sanayideki takdire şayan atakları ve ABD’nin Afganistan’dan ani çıkışı ve Karabağ Zaferindeki inkâr edilmez katkısı Türk ve Türkistan ilişkisine farklı bir ivme kazandırmıştır. 

Nitekim 2021’de İstanbul’da gerçekleşen Türk Konseyinin 8’nci zirvesinde Konseyinin ismi Türk Devlet Teşkilatı (TDT) olarak değiştirilmiştir. Budapeşte temsilcilik ofisiyle nüfuz ala-

nını Asya’dan Avrupa’ya genişlerken 8’nci zirvede Türkmenistan’ın ve son dokuzuncu zirve bildirisinde KKTC’nin gözlemci statüsü verilmesi ve aynı şekilde sekizinci zirvede Türk Dünyasının 2040 Vizyon Belgesinin kabul edilmesi Türkiye-Türkistan ilişkilerinde duygusallık yerini kurumsallığa bırakmıştır (SETA, 2022). Dolayısıyla günümüz uluslararası sistemdeki artan dengesiz rekabetten kaynaklanan istikrarsızlık ve belirsizlik durumu ve Batının çifte standart politik tutumu Türk Devletleri Teşkilatı’nın entegrasyonun konusunda 1990’lere kıyasla netleşmesinde ve ilişkilerin genişleyip derinleştirmesinde birçok fırsat sunmaktadır. Öte yandan Semerkand zirvesinde KKTC’nin gözlemci üye olarak kabul görmesi Türk diplomasinin apaçık bir başarı örneğidir. Orta Asya ülkelerin uluslararası sisteme entegre olma isteği ve Türkiye Devlet Başkanı Erdoğan’ın siyaset tecrübesi, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki sınır sorunları açısından ve bölgede nüfuz çabaları olan devletlerle olan sorunların çözüme kavuşturması hususunda yapıcı rol oynamaktadır.        

Sonuç. Türkiye ve Rusya hem tarihsel olarak ve hem de bulunduğu jeo-politik konum itibariyle Avrasya kıtasının iki dominant aktörü olarak kabul edilmektedir. Nitekim tarih boyunca bölgede yaşanan rekabet savaşlarından ciddi manada zarar gören Türkiye ve Rusya birer imparatorluk bakiyesi olarak, şanlı tarihsel geçmişlerine özlem duymaktadırlar. Tarihte medeniyet kurma kabiliyeti olan kimliklerin taşıyıcıları olmalarıyla ön plana çıkan Türkiye ve Rusya, ulusal kimliklerini imparatorluk kimliğine yeniden dönüştürmek için söylem arayışına girmiştir. Öte yandan her an infilaka gebe olan bölgede varlığını sürdürebilmek ve bölgeye yönelik iç ve dış tehditleri bertaraf etmek için alternatif işbirliği arayışına girmiştir. Dolayısıyla iki ülke bölgenin siyasi ve ekonomik istikrarı, enerji kaynakların ve ulaşım yollarının güvenliği için her şeyden önce kendi aralarında fikir ve işbirliğine ihtiyacı vardı. Bu ihtiyaç iki devletin dış politikasının yeniden şekillendirme de etkin rol oynayan Avrasyacılık ideolojisiyle giderilmiştir. Ancak iki devletin Avrasyacılık ideolojisinden anladıkları -yukarıda zikir ettiğimiz gibi- azımsanmayacak farklılıklar içermektedir. Örneğin Rusya Avrasyacılık bağlamında bölgeye yönelik Çin ve ABD stratejik projelerini düşmanca tavır olarak nitelendirmekten kaçınmamakla beraber Atlantikçi projelerini akamet uğratmak için Yumuşak Güç (Soft Power) yanında Sert Güç (Hard Power) de uygulamakta tereddüt etmemektedir. Bu bağlamda Rusya kendine yalnızca Avrasya bölgesinin değil global düzenin kurtarıcı rolü biçmektedir. Buna ilaveten Rusya, daha önceki topraklarını yeniden sınırlarına ilhak etmeyi hedefleyen irredantist bir siyaset tatbik etmektedir.

NATO üyesi ve ABD’nin stratejik ortağı olan Türkiye, Avrupa Birliğine üye olma sürecinde gördüğü çifte standarttan hareketle AB’nin kendi değerlerine ihanet ettiğini ve kendisinin Avrupa’dan dışlandığını düşünerek alternatif ittifak ve işbirliği modeli arayışına girmiştir. Çin’in başı çektiği Şanghay İşbirliği Örgütüne ve Rusya’nın başı çektiği Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGTÖ) ve Avrasya Ekonomik Birliğine üyesi olmayan Türkiye Avrasyacılık ekseninde Türkçe konuşan Orta Asya soydaş devletleriyle Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) şemsiyesi altında bölgede yeni bir birlik kurmaya gayret etmektedir. Zira Atlantik ekseninden tamamen kopmasa da dış politikasında Türkiye’nin eskiye nazaran Orta Asya’yı merkeze alan Avrasyacı eğilimlere ağırlık verdiği apaçıktır. Özetle Türk dış politikasında Orta Asya ülkelerinin her zaman olduğundan daha geniş yer alması, Türkiye’nin son yıllarda Arap Baharı, Suriye, Libya, Mavi Vatan, İkinci Karabağ Savaşında, Rus-Ukrayna Savaşında ve Tahıl Koridorunun açılmasında oynadığı etkin rol, askeri ve diplomatik başarıları beraberinde getirmiştir. İkinci bir husus ise Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ekonomik zeminde başlayan ikili ilişkilerinin sürdürülebilir stratejik ortaklıklarına doğru evrilmesi, artan enerji ihtiyacı ve bakir yer altı ve yerüstü kaynaklara sahip olan Orta Asya devletlerinin sosyo-politik ve sosyo-ekonomik olarak uluslararası sisteme entegre olma isteği yatmaktadır. Dolaysıyla Türk Avrasyacılık başarısının yegâne sırrı, Türk-Rus işbirliğinin derinleştirilmesinde gizlidir.  

how can we help you?

Contact us at the Consulting WP office nearest to you or submit a business inquiry online.

Consulting theme is an invaluable partner. Our teams have collaborated to support the growing field of practitioners using collective impact.

Donald Simpson
Chairman, Bluewater Corp